İSLAM DÜŞÜNCESİNDE AHİRET HAYATI

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE

AHİRET HAYATI

Cağfer KARADAŞ*

 

 

GİRİŞ: İSLAM İNANÇ SİSTEMİNDE AHİRETİN ANLAMI VE YERİ

İslam dini üç ana unsurdan oluşur: İtikad, amel ve ahlak. Şu ayet-i kerîmede İslam dininin bu üç unsuru muhtasar olarak verilir: “Yüzünüzü doğu veya batıya çevirmeniz iyilik/takva değildir. İyilik/takva, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inananların; seve seve akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolculara, yardım isteyenlere ve kölelere maddî yardımda bulunanların; namazı kılanların, zekatı verenlerin, anlaşma/sözleşme yaptıklarında gereğini yerine getirenlerin; yokluk durumunda, zarara uğradığında ve savaş halinde sabredenlerin yaptıklarıdır. İşte bunlar doğru ve dürüst olanlardır. İşte bunlar takva sahibi kimselerdir”[1]

Ahiret, ‘son’ anlamında ‘evvel’ kelimesinin mukabili olarak kullanılır ve Kur’an’da 110 yerde el-âhira, el-yevmü’l-âhir, ed-dâru’l-âhira, en-neş’etü’l-âhira gibi çeşitli şekillerde geçer.[2]  Kelam ve felsefe kitaplarında başlangıç anlamına gelen ‘mebde’nin mukabili ‘meâd’ kavramı da ahiret karşılığında kullanılır. Bu kelimenin kullanılmasının ve yerleşik hale gelmesinin sebebi Kur’an’da sık sık geçen dönüş yeri ve varılacak son nokta anlamındaki ‘merci’ ve ‘masîr’ kavramları ile örtüşüyor olmasındandır.[3] Ahiret hayatı, geniş anlamda kabir hayatını da içine alan, dünya hayatından sonraki bir hayattır; dar anlamda ise, tekrar diriliş anonsu anlamına gelen ikinci sura üflenmesi ile başlayan ve Allah’ın dilemesine bağlı olarak sonsuza dek sürecek bir hayattır.[4]

İslam toplumunun büyük bir kesiminin kabul ettiği itikat esasları, Cibril hadîsinde Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete ve kadere iman şeklinde altı esas olarak geçer.[5] Nitekim yukarıdaki ayet-i kerimede kader inancı hariç beş iman esası sayılmıştır. Ehl-i Sünnet’in kabul ettiği şekliyle kader inancını Mu’tezile’nin benimsemediği hesaba katılırsa[6], İslam ümmetinin genelinin kabul ettiği iman esası, yukarıdaki ayette geçtiği şekliyle beş esas olarak düşünülebilir. Ancak Mu’tezile bu beş esası tevhid, adalet, va’d, vaîd, emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker, el-menzile beyne menzileteyn şeklinde tasnif etmiştir. Bu tasnife göre ahiret inancının va’d ve vaîd esası içerisinde yer alması beklenirken Kâdî Abdulcebbar’ın ahiret meselelerini el-menzile ilkesi içerisinde ele aldığı görülür.[7] İnanç ilkelerini tevhîd, nübüvvet, imamet, adalet, meâd şeklinde beş olarak gören Şiîler göre ahiret konusu meâd ilkesi çerçevesinde yer alır.[8] Netice itibariyle ahiret inancı, İslam düşüncesinde iman esaslarından biridir, hatta birçok ayet-i kerîmede Allah’a iman ile birlikte ve hemen onun akabinde yer alır; daha hayırlı ve devamlı olması yönü itibariyle ayetlerde ahiretin dünya hayatına göre önceliği vurgulanır.[9]

Kelam, bir ilim olarak İslam toplumunda yerini aldığında, temel konuları Allah’ın sıfatları ve insanın fiilleri idi. Bu yüzden erken dönem kelam kitaplarında ahiret bahsi gerektiği kadar yer almamıştır. Hatta Harizmî, kelam ilminin konuları diğer bir ifade ile kelamcıların tartıştığı konular arasında ahiret inancından söz etmez.[10] Daha sonra muhtemeldir ki, Allah’ın varlığını ispat sadedinde alem konusunun kelam ilminin gündemine girmesiyle birlikte, alemin oluşumu, yapısı, işleyişi ile kıyamet ve ahiret, bu ilmin konuları arasında yerini aldı. Belki de ahiret konusu, öncelikle Allah’ın adaleti ve insan fiillerinin karşılıklarının va’d veya vaîd şeklinde takdir edilmesi gerektiği düşüncesi ile gündeme geldi. Bu çerçevede kebîre konusu ve kebîre sahibinin cezanın nasıl tecelli edeceği hususu temel problemlerdendi. Bütün bunların gerçekleşme yeri olarak ahiret hayatının gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Ancak ilk dönemde her ne kadar ahiret hayatı bu şekilde gündeme gelmiş olsa bile, mahiyeti ve işleyişi ile ilgili ciddi bir tartışmadan söz edilemez. Ahiret hayatının tartışma konusu olması kuvvetle muhtemeldir ki, özellikle felsefî bahislerin İslam dünyasında ilgi görmesi iledir. Bunun sonucunda da yukarıda değinildiği gibi mebde ve meâd tartışmaları beraberinde ahiretin mahiyetini ve işleyişini gündeme getirdi. İnanç gündemini takip eden kelam ilmi, bu gelişmeye paralel olarak ilahî sıfat, mebde ve meâd şeklinde üç temel mesele üzerine oturmuş oldu.[11] Bu üç temel meseleden meâd konusu bütünüyle ahiret konusu demektir. Bu zaviyeden bakıldığında ahiret inancı, İslam inancının üç temel saç ayağından biridir. Cüveynî’den itibaren ise, inanç konularının ilahiyât, nübüvvât ve sem’iyyât şeklinde yeni bir taksime gidildiği görülür.[12] Fahreddîn er-Razî ile birlikte, Eş’arî kelam eserlerinde bu taksim, yerleşik hale geldi. Ancak sonraki dönemde bu üçlü yapı, Adüdüddîn el-Îcî, Teftazânî ve Cürcânî’nin eserlerinde ilahiyât ve sem’iyyât şeklinde ikili yapıya dönüştü. Diğer bir ifade ile bağımsız bir bölüm olan nübüvvât, ahiret ile birlikte sem’iyyât içerisine dahil edildi.[13] İster üçlü ister ikili olsun bu yapı içerisinde ahiret inancı semiyyât bölümünün bir konusudur. Diğer bir deyişle üçlü yapıda melek, cin şeytan ve ruh gibi görünmeyen varlıkların yanında dünya sonrası hayatı içine alan bir konu; ikili yapıda ise nübüvveti de içine alan yine semi’iyyât ana başlığı altında bir konu olarak yerini aldı. Benzer tasnifi felsefecilerden İbn Sina’nın da yaptığı görülür. O da nitekim, ahiret konusunu sem’iyyât başlığı altında değerlendirmeyi uygun bulur.[14]

I. AHİRET İNANCININ TEMELLENDİRİLMESİ

Sen de öleceksin onlar da ölecek.

Sonra kıyamet günü Rabbinizin huzurunda hesaplaşacaksınız”

(ez-Zümer 39/30-31)

Ahiret hayatının temellendirilmesi, onun gerçekliğinin ve gerçekleşeceğinin izah ve ispat edilmesidir. Bu bir yerde ahiret hayatının gerekliliği, hikmeti ve kaçınılmazlığının ifade edilmesidir. Ahiret hayatının gerekliliği, hal-i hazırdaki hayatın yetersizliği veya insanı tatmin etmekten uzak oluşuna dayanır. Hikmeti, bu yetersizlik ve hoşnutsuzluğunun giderilmesinin aklî nokta-i nazardan lüzumunu çağrıştırır. Kaçınılmazlık ise, var olan yetersizliğin ve hoşnutsuzluğun ya bir kemâl ile ya da bir zevâl ile son bulmasının gereğine işaret eder. Bunları ifade ederken hangi temel noktalara dayandırılması gerekir? sorusuna cevap aradığımızda dört temel unsur bulunduğunu söyleyebiliriz. Birinci ve aslında yegane unsur, Yüce Allah’ın varlığı ve hükümranlığıdır. Sonraki üç unsur, bir nevi tali sebepler konumundadır. Diğer bir deyişle asıl sebep Allah’ın varlığı ve hükümranlığı, diğerleri ise birer tali ya da yakın sebeptir. Bunlara vesile demek, belki daha doğrudur. Ancak onların anlaşılması, asıl sebep olan Allah’ın hükümranlığının anlaşılmasını sağlayıcı rol oynadığından/oynayacağından, onları izah da en az asıl sebebi izah kadar önemlidir. İşte bu dört unsuru izah edilmesi, ahiret inancının lüzumu, hikmeti ve vukuununun ortaya konulmasıdır; bu da zaten ahiret inancının temellendirilmesidir.

A. Allah

Sizin ilahınız tek bir ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur. O rahman ve rahîmdir.

el-Bakara 2/163.

“Allah vardı ve O’ndan önce hiçbir şey yok idi”.[15] Allah alemi yarattı, içinde melekler, cinler ve şeytanlar gibi görünmeyen varlıkların yanı sıra bitkiler, hayvanlar, insanlar gibi görünen varlıklar yarattı. O mülkün sahibi yegane hükümranı olduğundan, alemi ve içindekileri niçin yarattığını sorma imkanımız olmadığı gibi, gerçek anlamda bilme imkanımız da yoktur. Dünyevî haller ve şartlar çerçevesinde O’nun alemi yaratmasına bir sâik, illet veya muharrik aramak da aslında doğru değildir. Çünkü Allah, öngörülen veya öngörülecek bir çerçeve içerisine dahil edilemez.[16] Alemi ve unsurlarının görünen kısmının mahiyetleri hakkında gözlem ve tecrübelerimizle bilgi sahibi olabiliriz, ancak duyularımızı aşan teknik imkanlarla dahi görme imkanımız dışında olan unsurlarının mahiyetlerini bilmemiz, ancak Allah’ın bize bildirmesi ile mümkündür. O’nun bildirdiğine göre yarattığı alem, görünen ile sınırlı değil, görünmeyen bir yanı dahi vardır. İçinde bulunan varlık çeşidi de görünen ile sınırlı değildir. Gördüğümüzün dahi görünmeyen tarafı vardır. Her şeyin bilgisi, yaratılış hikmeti onun katındadır. Bize bildirdiği kadarını biz bilebiliriz. Çünkü “Gaybın anahtarları onun katındadır. Onu ancak O bilir. Karadakini ve denizdekini de bilir. Düşen her yaprak ve yerin derinliklerindeki her tane kesinlikle O’nun bilgisi dahilindedir. Yaş ve kuru her şey apaçık bir Kitap’ta kaydedilmiştir. Gece sizi (adeta) öldürür, gündüz işlediklerinizi de bilir. Takdir edilen süre tamam olsun diye, sonra sizi uykunuzdan uyandırır. Sonuçta dönüşünüz O’nadır. (Dönüşünüzde) size işlediklerinizin tamamını haber verecektir. O kulları üzerinde yegane hükümrandır. O size hafaza (işlerinizi yazıp saklayan) melekler gönderir. Ölüm vakti geldiğinde gönderdiğimiz ölüm melekleri hayatınızı sonlandırır. Onlar verilen emri, tam yaparlar. Sonra onlar yegane gerçek dost olan Allah’a döndürülürler. Artık hüküm sadece onundur. O hesap görenlerin en hızlısıdır (O’nun hesabında bir gecikme olmaz).”[17] Demek ki, Allah, biz insanlar için bu dünyanın dışında bir öte dünya yaratmış ve burada yaptıklarımıza göre bize orada yeni bir hayat takdir edecektir. Hem bu dünyanın hem de öte dünyanın niçin yaratıldığı, O’nun bilgisi dahilindedir.

Yüce Allah, “O öyle Allah’tır ki, kendisinden başka tanrı yoktur. Görünmeyeni de, görüneni de bilir. O, rahmândır ve rahîmdir. O öyle Allah’tır ki, kendisinden başka tanrı yoktur. O, melik, kuddûs, selâm, müheymin, azîz, cebbâr ve mütekebbirdir. Müşriklerin ortak koştuklarından uzaktır. O, hâlık, bârî ve müsavvirdir. En güzel isimler (esmâ-i hüsnâ) O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nu sürekli tesbîh ederler. O azîzdir ve hakîmdir” (el-Haşr 59/22-24) mealindeki ayette bildirdiği isim ve sıfatlarının taalluk ve tecellisinin yani fonksiyonlarının olması akla uygun bir gerçektir. Aksi takdirde Allah’ın anılan isim ve sıfatlarının boş ve muattal olduğu düşüncesi ortaya çıkar ki, bu tanrılık özelliğine aykırıdır. Allah’ın cemâl diye ifade edilen rahmet ve bağışlayıcı sıfatlarının yanında celâl diye ifade edilen gazab ve azab edici işlevleri bulunan sıfatları bulunmaktadır. Her iki tür sıfatında uygun bir işlev mahallinin (mutaallak) bulunması gerekir ki, bu sıfatlar muattal olarak düşünülmesin. Çünkü alem ve içindeki bütün varlıklar, O’nun sıfatlarının muktezasına göre yaratılmışlardır.[18] Sözgelimi, Allah dünyada kullarına ‘rahmân’ ismi ile tecelli ederken, ahirette cennetlik kullarına ‘rahîm’ ismi ile cehennemlik olanlara ise ‘müntakim’ ismi ile tecelli edecektir. Netice itibariyle ahiret, Allah’ın rahmet ve gazabının tecelli edeceği yerdir.[19]

Bize yansıdığı kadarıyla Allah Teala, kendisini hamd ve tesbîh etmesi için melekleri, insanları ve cinleri yaratmıştır.[20] Bu hamd ve tesbihi bilhassa insanlar ve cinlerde iradeli bir fiil ve tavır olarak yapmalarını dilemiş ve onlara bu imkanı vermiştir. Diğer bir deyişle insan ve cin grubuna, irade yani tercih imkanı vermek suretiyle onların kendi istek ve arzuları ile ve aynı zamanda farklı talep ve teklifleri terk etmek suretiyle Allah’ın kendilerinden beklediği/emrettiği hamd ve tesbihi yerine getirmelerini dilemiştir. Bu ilahî dilek ve emrin yerine getirilmesi durumunda mükafat; getirilmemesi, aykırı talep ve tekliflere yönelme durumunda ise cezaya çarptırılacaklarını daha baştan kendilerine çeşitli yol ve vesilelerle bildirmiştir. Bütün bunları her iki dünyanın yani bütün bir alemin yegane sahibi sıfatıyla emretmiştir. Bu yükümlülük altında bulunan insanların ve cinlerin başka bir tanrı edinme gibi şansları olmadığından, bir olan Allah’a boğun eğmeleri bir zorunluluktur. Aksi takdirde ahirette mükafat yerine cezaya çarptırılmaları kaçınılmazdır. Nitekim Allah, Fatiha suresinde dîn/ceza gününün yegane hükümranı olduğunu bildirmekte ve insanların hem yardım istemek hem de ibadet hususunda sadece kendisine yönelmesini emretmektedir. Bu onlar için tek yoldur, bunun dışına çıkmış olmaları halinde O’nun gazabına uğramaları kaçınılmazdır.[21] Zaten Allah, ilk inzal buyurduğu ayetlerde yaratıcı ve rab sıfatlarını öne çıkarır.[22] Bütün alemi ve içindekilerin yaratıcısı olanın, aynı zamanda bunları sevk ve idare edenin, insanın fiil ve tavırlarına göre değerlendirerek haklarında karar veren olması akla uygun olandır. Çünkü “O, kulların üzerinde yegane hâkimdir.”[23]

Hükümran olanın iradeli varlıklar olarak yarattığı insan ve cinlere yönelik sevk ve idaresinin, adalet ve hikmete uygun olması da bir gerekliliktir. Çünkü iradeli varlıklar kendilerine yönelik bir muamelenin haklı olup olmadığı konusunu sorgularlar ve kendilerine yönelik haklı bir muamele karşısında da tatmin olmak isterler. Nitekim Yüce Allah’ın, “Rabbin ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini aldı, onları kendilerine şahit kıldı ve ‘Ben sizin rabbiniz değil miyim?’ dedi. Onlar da ‘evet, şahidiz’ dediler. Kıyamet günü biz bundan habersizdik demeyesiniz”[24] mealindeki ayetin son kısmında insanları tatmin etmek ve inandırmak için kendilerini kedilerine şahit kılması söz konusudur. Öte yandan Hz. İbrahim’in yeniden yaratılışı merak etmesi ve tatmin olmak için bunun nasıl gerçekleştiğini Allah’tan göstermesini istemesine olumlu cevap verilmesi de, bu tespiti doğrulamaktadır.[25] Bu mülahazalardan hareketle Allah’ın adalet ve hikmetinin yegane hükümranlığının ayrılmaz özelliği olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Allah helak olanın da yaşayanın da elinde bir delilin bulunmasını dilemiştir. Kişinin kendinden bir delil uydurması da söz konusu değildir çünkü Allah işitendir ve görendir.[26] Öte yandan Allah, zerre miktarı bile zulüm ve haksızlık yapmayacağını kullarına deklare etmektedir.[27] Ancak bu adalet ve hikmet, iradeli olarak fiil ve tavır ortaya koyan insanlara, uygun bir karşılıkla muamele edilmesini gerektirir. Gözlemlerimiz ve tecrübelerimiz bu karşılığın bu dünyada tam olarak gerçekleşmediği yönündedir. Nitekim birçok haksızlıkların ve zulümlerin, yapanlarının yanına kar kaldığı, mağdur olanların da haklarını alamadan dünyadan ayrıldıkları bir gerçektir. Öyleyse yegane adaletin ve hikmetin gerçekleşeceği bir yerin olması gereklidir.

Allah, insanı yaratıp onu terkedilmiş bir vaziyette bırakmış değildir. Ona verdiği bedenî ve ruhî imkanların yanı sıra yaşaması için mekan kıldığı dünyayı türlü nimetlerle donatmıştır. Gökten yağmurun yağması, yağmurla birlikte yerden birçok çeşit bitkinin bitmesi, onlarla beslenen hayvanların etlerinden, sütlerinden ve derilerinden insanların istifa etmeleri büyük bir nimettir. Bu nimetin karşılığının ne olduğunu da gönderdiği peygamberler vasıtasıyla bildirmiş, ebedî ve zahmetsiz bir nimete erişmesinin yollarını göstermiştir. Bu ebedî ve zahmetsiz nimetin bulunduğu yer ahiret hayatıdır. Ancak insan, ilahî tavsiye ve telkinin zıttına hareket eder ve doğru yoldan saparsa o ebedî nimetten mahrum olduğu gibi, ebedî bir gazaba ve azaba uğraması da söz konusudur. [28]

Sonuç olarak şu açıktır ki, Allah’a ve her şeyin O’nun gücü dahilinde olduğuna inanan insan, inandığı bu Tanrı’nın kendisi için yeni ve ölümsüz bir alem oluşturacağına inanır ve bekler. Zaten tarihî veriler göz önünde tutulduğu takdirde tanrı inancı ile ölümsüzlük düşüncesi arasında bir paralelliğin bulunduğu hatta bu iki inanç arasında köklü bir bağın varlığı inkar edilemez bir gerçektir. Özellikle ilahî dinler söz konusu olduğunda bunun çok açık ve kesin olduğu, bu din müntesiplerinin hem yazılı hem de sözlü geleneklerine bakılarak görülebilir.[29] Bu ölümsüzlüğün değişken, ölümlü ve sürprizlere hazır bu dünyada gerçekleşmesi beklenilen bir husus değildir. Öyleyse şartları ve imkanları ölümsüzlüğe göre hazırlanmış yeni ve başka bir dünyanın varlığı akla ve beklentilere uygundur.

B. Alem

Kelamcılar, değişime ve değişen unsurlara mahal/mekan olması dolayısıyla alemi hâdis sayarlar ve hâdisi, sonradan olan, yaratılmış, yok iken var edilmiş ve yok olmaya yatkın olan şeklinde tanımlarlar. Çünkü onlara göre alemin önünde yokluk vardır, diğer bir ifade ile alem yokluk tarafından öncelenmiş (sebkat) olandır. Öncesinde yokluk bulunanın sonrasında da yokluk olması doğru bir mantıktır.[30] Gözlemlerimiz alemde bulunan unsurların, aralarında süreç olarak farklılıklar bulunsa bile, zaman içerisinde yıprandığı, değişime uğradığı ve neticede yok olduğu şeklindedir. Hiçbir şey eskisi gibi değildir ve her olay yeni bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır. Olayların yeniliği veya değişkenliği aslında olguların yeniliği ve değişkenliğinden kaynaklanmaktadır. Sözgelimi bir gün önceki ‘ben’ ile bir gün sonraki ‘ben’ aynı değildir. Bu aynı olmamak hali ‘ben’ tarafından gerçekleştirilecek fiillere ve fiiller neticesinde meydana gelen olaylara yansımaktadır. Netice itibariyle ‘ben’ her gün ve hatta her an yeni bir ‘ben’ olarak varlığımı sürdürürken, etrafımdaki olgu ve olaylar da buna paralel olarak yenilenerek ve değişerek sürmektedir. Bu demektir ki, biz telafisi imkansız, dönüşü olmayan olaylar silsilesinden meydana gelen bir süreç içindeyiz. Diğer bir ifade ile söylemek gerekirse biz ve etrafımızdaki her şey, zaman ve mekan koridorunda sürekli bir değişim ve dönüşüm ile kesin olan bir sona doğru yol alan varlıklarız. Bu şekilde alemdeki unsurların tek tek sonlu olmaları, bu unsurların toplamından ibaret olan alemin de sonunun bulunması anlamına gelir veya en azından alem için top yekun bir dönüşüm ve değişimi gerekli kılar.[31]

Felsefeciler ise, alemin unsurlarını temelde basît ve mürekkep/birleşik olmak üzere ikiye ayırmaktadırlar. Onlara göre alemin basît unsurlarında bozulma ve çözülmenin olması söz konusu değildir. Çünkü basît unsurlar alemin ay üstü (fevka’l-kamer) kısmında bulunurlar ve orada oluş-bozuluş (kevn-fesâd) kanunları geçerli değildir. Oluş-bozuluş kanunları alemin ay altı (tahte’l-kamer) kısmında geçerlidir ve orada bulunan her unsur bu kanuna tabiîdir.[32] Ancak burada da bazı istisnalar söz konusu olabilmektedir. Sözgelimi nefs-i küllînin bir yansıması olan insan nefsi mahal ve mekan itibariyle ay altı alemde bulunmakla birlikte, küllî nefsin uzantısı olması bakımından gerçekte ay üstü aleme aittir ve dolayısıyla oluş-bozuluş kanunlarına tabi değildir. Ancak bu istisnalar göz ardı edildiğinden felsefecilere göre bu oluşun ve bozuluşun teselsül şeklinde ilanihaye gitmesi mümkün değildir ve alemin bir sonunun olması aklen ve mantîken kaçınılmazdır. Çünkü olmuş olan bir şey için bozuluş, kaçınılmazdır.[33] Her iki düşünce açısından kısmen veya bir bütün olarak alemin bir sonucunun olduğu ve bir değişim ve başkalaşmanın kaçınılmaz olduğu kabul gören bir geçektir. Her ne kadar alem konusunda farklı düşünseler de, bu sonun ve sonucun ebedî olarak devam etmesi noktasında her iki kesimin de hemfikir olduğu görülür. Diğer bir deyişle ahiret hayatının varlığını kabul etmelerinin yanında bu hayat için devamlılık yani ebediliği de kabul etmektedirler.

Ahiretin gerekliliğini gündeme getiren ikinci bir gerçeklik ise, hem kelamda hem felsefede alem için ikili bir yapının bulunmasıdır. Yukarıda geçtiği gibi felsefedeki ay altı ve ay üstü alem anlayışına benzer durum kelam düşüncesinde şâhid ve gâib şeklinde bulunmaktadır. Kelama göre şâhid alem beş duyu ile idrak edilen alem iken gaib alem beş duyunun algı sınırlarının dışındaki alemdir. İnsanlar hep duyularının ulaşamadığı alanları merak etmişler hatta bu yolda masal ve efsane şeklinde hikayeler uydurmuşlardır. En basitinden bazı insanların ruh çağırma seansı düzenlemesi bile bu merakın bir sonucudur. Modern sinemanın geçmiş ve gelecek hususundaki kurguları da aslında bu merakın tatmini içindir. Buradan şu sonuç çok rahat bir şekilde çıkarılabilir: Alem hususunda ikiliğin ortadan kalktığı her şeyin beş duyu ile algılanabildiği veya insanın artık merak edeceği ve idrakinin dışında bulunacak bir bölümün bulunmayacağı yekpare bir alemin olacağı bir zaman dilimi gelecek ve bu tasavvur gerçekleşecektir. Bu, Kur’an’da insanların ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn bilgiye ulaşmaları aşaması olarak tarif ve tasvir edilir.[34] Kur’an’ın bu açıklaması aslında fıtrî olarak her insanda bulunmaktadır. Zaten Kur’an’da insanın fıtratını açıklamakta ve ona uygun olandan haber vermektedir. Kur’an’da bildirilen bir öngörü veya gerçekleşmenin temennisi değil, bir gerçekliğin haberidir. Şia’nın önde gelen düşünürlerinden Tabatabaî’nin “kıyametin kopması ile birlikte dünyevî sebep-sonuç düzeni bitecek, hicâb/perde kalkacak gayb ile şehâdet bir olacak”[35] şeklindeki tespiti, değerlendirmelerimize paralel düşmektedir.

C. İnsan

Yukarıda değinildiği gibi hiçbir varlık bir hikmet ve gaye gözetilmeksizin boş yere yaratılmış değildir. Alemdeki varlıkların en şereflisi olan insanın, bir hikmet ve gaye ile yaratılmış olması en layık ve en akla yatkın olandır. Bu doğrultuda olmak üzere Allah’ın “İnsan başı boş bırakılacağını mı sanıyor?”[36] uyarısı insanın kesinlikle boş yere yaratılmadığı ve kendi başına bırakılmayacağını ifade eder. Nitekim “Biz insanları ve cinleri ancak bize kulluk etsinler diye yarattık”[37] ayeti bir ölçüde insanın yaratılış gayesini de bize bildirmektedir.

Ancak insan akıllı ve iradeli bir varlık şeklinde yaratılmasının gereği olarak kendisine başka gayeler ve yaratılış hikmetleri biçerek bu doğrultuda başka bir takım hedeflere yönelebilmektedir. Sözgelimi “Onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Böylelikle onlar hidayet üzere olduklarını sanıyorlar”[38] mealindeki ayette insanın kendisine verilen iradeyi nasıl yanlış yolda kullandığı ve kendisine yeni ve beklenmeyen bir takım yollar çizdiğinin resmi verilir. Bu karar ve davranışları ile onlar, iyi iş yaptıklarını zannediyorlar ama yanıldıklarını ahirette bütün bu yaptıklarının boşa gittiğini görüp anlayacaklardır.[39] Onu aslında yanılgıya iten şehevî arzuları, biriktirdiği mal ve mülkün gözünü kamaştırması, kadın ve çocukların onu ne oldum sevdasına düşürmesidir.[40] Bunun sonucunda öyle bir noktaya gelir ki, biriktirdiği mal ve mülkün kendisini ebedî kılacağını[41] bütün bunlar sayesinde hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini zanneder[42]; öldükten sonra da kemiklere ve yok olan et ve derilerine bakıp bu dünya dışında bir dünyanın olmadığını zaten bu çürümüş kemikleri toplanıp bir araya getirilmesinin de imkansız olduğu vehmine kapılır.[43] Halbuki insan, yukarıda belirtildiği gibi özel bir amaç doğrultusunda yaratılmış, kendisine doğru yol gösterilmiş ve yanlış yollara gitmemesi tenbih olunmuştur. Öte yandan insana tanınan özel imkanlar onun bu özel gayesine matuf olarak kendisine tahsis edilmiştir.[44]

Biri bedenî diğeri ruhî olmak üzere insana iki boyutlu imkan tanınmıştır. İnsan bedeni diğer varlıklara göre bir takım özel donanıma sahiptir. Her ne kadar öteki canlılara göre bazı eksiklikleri var ise de, ruhî özellikleri ile bunu telafi edecek durumdadır. Bu imkanları ile yiyecek bulmadan barınmaya, giyimden ulaşıma kadar var olan bütün eksiklikleri ve aksaklıkları giderebilecek; denizde seyahat etmekten, hava da yolculuğa kadar bir çok imkansız gibi görülen hususları başaracak durumdadır. Mükemmel beş duyu insanın bedeni avantajlarını oluştururken akıl, irade, hayal gücü, düşünme kabiliyeti gibi hususlar ruhi özelliklerini meydana getirmektedir. Şu önemli bir husustur ki, tek başına bedeni özellikleri veya yalnızca ruhî avantajları insana yeterli değildir. Bunlar bir bütün olarak düşünüldüğünde insan mükemmel bir varlıktır. Bu yüzden insan tarif edilirken ‘hayvan-ı nâtık’ ifadesi bir bütün olarak kullanılır. Hayvan insanın bedenini, nâtık ise ruh tarafını temsil eder. Hayvaniyet özelliği ile natıkiyet özelliği birbirinin ayrılmaz parçalarıdır. Bunların ayrılması insanın, insan olmaktan çıkması demektir. Zaten İslam inancına göre ruh-beden bütünlüğü bakımından dünya hayatı ile ahiret hayatı arasında bir fark yoktur. Dünya hayatında nasıl ki, her iki unsur birlikte bir bütün teşkil ediyorsa, ahiret hayatı aynı şekildedir.[45]

İnsana tanınan bedenî ve ruhî imkanların yanı sıra bütün bir alem adeta insanın emrine verilmiştir. Güneşin aydınlık, gecenin dinlenme, yıldızların yol ve yön tayin etme araçları kılınması; yağmurlarla türlü yiyeceklerin bitirilmesi, otlaklarda beslenen hayvanların etlerinden sütlerinden istifade edebilme yeteneğinin verilmesi insana tanınan tabiî imkanlardır. Bunlar hem Allah’ın varlığının işaretleridir hem de O’nun ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarma kudretinin göstergesidir. “İşte Allah budur. Nasıl oluyor da siz Allah’ın yegane varlık olduğunu ve asla ortağı olmadığını yalanlıyorsunuz.”[46] İnsana tanınan bu imkanların karşılığında bir takım sorumlulukların yüklenmesi beklenen ve olması gereken bir husustur. Ancak yukarıda geçtiği gibi, insanın iradeli bir varlık oluşu, beklentilerin doğru orantılı gerçekleşmesini her zaman mümkün kılmaz. Beklenti ile insanın iradesinin çatıştığı noktada, aksi sonuçların çıkması kaçınılmazdır. İnsanın iradesini yönlendiren ise, aklî muhakeme neticesinde ortaya koyduğu değerlendirmelerdir. Bu değerlendirmeleri şekillendiren de, çevre şartlarının yanı sıra iç dünyası ile dışardan veya içerden gelen telkinlerdir. Çevre şartları, maddî olabileceği gibi beşerî ve duygusal da olabilir. İç dünyası ise, açlık, susuzluk, hastalık gibi bedenî olabileceği gibi, sevgi-nefret, acı-tatlı, neşe-üzüntü şeklinde duygusal ve psikolojik olabilir. Dışardan telkinler insanların birbirlerine dostane ve hasmane sözlü ya da fiilî tepkilerinin insanda makes bulmasıdır. İçerden telkin ise meleğin yönlendirici, şeytanın saptırıcı telkinidir. Bütün bunlar insan ve insandan sadır olan fiil ve sözler için belirleyici faktörler olarak karşımıza çıkar. Zaten Yüce Allah’ın peygamber göndermek veya melek vasıtasıyla insana olan hitabı da telkinden ibarettir. “Sen ancak uyarıcısın”[47] mealindeki ayet, peygamberin görevinin sınırlarını göstermesi bakımından önemlidir. Çünkü Allah, akıllı ve iradeli yarattığı kulundan kendi iradesiyle bir yöneliş ve tavır bekler. Başkasının zorlaması ile yapılan yöneliş, Allah’ın insandan istediği değildir. Bundan dolayı Allah Teala “Biz ona doğru yolu gösterdik, ya şükreden olur ya nankör olur”[48] buyurarak insana hem beklentisini bildirmekte hem de ona sınırlarını göstermektedir. Çünkü insanın şükretmenin dışında yapabileceği şey nankör olmaktır, dönüp dolaşıp geleceği yer de göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın huzurudur[49] ve her şeyden müstağni olan Allah’ın ona ve yaptıklarına hiç muhtaçlığı yoktur.[50] Öyleyse insana düşen kendisine tanınan bu imkanlara karşılık yükümlülüğünü iradî olarak yerine getirmesidir. Diğer bir deyişle insana yapılmış ilahî bir tavsiye olan dosdoğru yola yani sırat-ı müstakîme yönelmesi ve yanlış yollardan kaçınmasıdır.[51] Buna karşılık iradesini aksi yönde kullanarak yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi için de, bir cezanın takdir edilmesi adaletin yerini bulması için gerekli ve beklenendir. Gözlemlerimiz ve denemelerimiz bu cezanın bu dünyada gerçekleşmediği yönündedir. Öyleyse mazlumun ve mağdurun beklediği hakkın yerine gelmesi, zalimin zulmünün yanına kâr kalmaması için bir hesaplaşma ve karşılık gününün olması gerekir. Böyle bir günün olması ihtimal dışı olmadığı gibi, insan için sürpriz de olmamalıdır. Çünkü Allah Teala gönderdiği peygamberler vasıtasıyla açıkça bunu bildirilmiştir.

Öte yandan insanın mahiyeti yani yaratılışı da böyle bir akibetin olacağını ve yaşanılan hayattan sonra yeni bir hayatın bulunması gerektiğini insana hatırlatır mahiyettedir. İbn Haldun’un dediği gibi, insan için bu dünyanın son olması, yaratılmasının abes olması anlamına gelir. Eğer ölüm bir yokluk ise, insanın geleceği yokluk, gidişi yokluğa doğrudur ve hal-i hazırdaki varlığı da anlamsızdır.[52] İnsanın yerini ve değerini tespite çalışan Râgıb el-İsfahânî’ye göre varlıklar içerisinde en üstün olanlar canlılar yani ruh taşıyanlardır, bunlar içerisinde de irade ve tercih sahipleridir. Tercih sahipleri içinde de en üstün olan geleceği düşünen ve gelecekte olacaklar hakkında fikir yürüten insandır. Bu durumda gelecek hakkında düşünme, kaygı duyma, plan ve program yapma insanın en temel ayırt edici özelliğidir. Bu özeliliği de Allah, ahiret hayatını bilsin, hatırlasın ve ona göre hazırlansın diye insana vermiştir. Aksi durum yani ahiretin olmaması, insanın bu özelliğinin boş ve gereksiz olması; insanın bin bir emek sarf ettiği, çile çektiği, türlü eziyetlere katlandığı ve üzüntüler içinde kıvrandığı bu dünya hayatında, hayvanlara eşit veya onlardan daha kötü bir pozisyonda olması anlamına gelir. Çünkü “dünya karar yeri değil, bir uğrak alanıdır.” [53] Halbuki insan ebediyet için yaratılmıştır. Ebediyete gidilen yolda, ana rahmi ve dünya hayatı gibi duraklar veya uğrak yerleri söz konusudur. İşin sonunda insan ebedî ahiret yurdunda karar bulacak istikrara kavuşacaktır.[54]

D. Hayır ve Şer

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !