DÜNYEVİLEŞME Üzerine Prof. Dr. Mehmet Bayraktar ile Röportaj

DÜNYEVİLEŞME Üzerine Prof. Dr. Mehmet Bayraktar ile Röportaj

 

Sedat Memiş

 

 

Prof. Dr. Mehmet Bayraktar  KİMDİR?

 

   1952 yılında Konya‘nın Beyşehir İlçesi’nde doğdu. İlkokul ve lise tahsilinden sonra, 1973 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi‘nden mezun oldu. 1973-1978 yılları arasında Paris Sarbonne Üniversitesi Felsefe ve İslâm Bölümü‘nde, İslâm Felsefesi dalında mastır ve doktorasını tamamladı. 1985-1986 yılları arasında Georgetowne Üniversitesi‘nde misafir Profesör olarak görev yaptı. 1986-1990 yılları arasında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi‘nde Doçent olarak görev yaptı. 1991-1993 yılları arasında Kualalumpur‘da Uluslar Arası İslâm Düşüncesi Medeniyeti Enstitüsü‘nde, 1995-1996 yılları arasında da Roma Gregoiana Üniversitesi‘nde İslam Felsefesi Profesörü olarak görev yaptı. Halen Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi‘nde Öğretim Üyesi ve Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi olarak görev yapmaktadır.

  

 İslâm Felsefesi‘ne Giriş, İslâm‘da Bilim ve Teknoloji Tarihi, İslâm‘da İbadet Fenomonolojisi, Tasavvuf ve Modern Bilim, İslâm ve Ekoloji, İslâm‘da Evrimci Yaratılış Teorisi, Kayserili Davut, İdris-i Bitlisi, İslâm‘da Düşünce Özgürlüğü, Yunus Emre’de Aşk Felsefesi, Din Felsefesine Giriş, İslâm Düşünce Tarihi adlı Türkçe yayınlanmış eserleri vardır. Prof. Dr. Mehmet Bayraktar‘ın Fransızca, Arapça ve İngilizce olarak yayınlanmış eserleri de bulunmaktadır.

Arapça, Farsça, İtalyanca, Fransızca, İspanyolca, İngilizce, Latince ve Yunanca bilen Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, evli ve iki çocuk babasıdır.

 

 

   Dünyevileşme; dinin, felsefenin, siyasetin ve sosyolojinin ortak alanına giren bir kavramdır. Kimilerine göre: "Dinin toplumsal hayat ve bireysel bilinçten iradî ve gayri iradî olarak tecrit edilmesidir." Kimilerine göre ise de;  "İnsanın kendini Allah’tan bağımsız bir şekilde algılaması sonucunda kendi öz benliğine yabancılaşması" halidir.

Toplumun dinden uzaklaşması, inanç ve eylemlerin ilâhî hedefler yerine dünyevî hedeflere yönelmesi olarak da tarif edilmektedir. Bu kavramın çağrıştırdığı anlamlar çerçevesinde Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Bayraktar ile yaptığımız röpotajı ilgiyle okuyacağınızı ümit ediyoruz.

 

 

 

- Sayın hocam, dünyevileşme (sekülerizm) konusuna açıklık getirebilmek için işe dinin tanımı ile başlamak istiyorum. Din nedir? Dinin öz niteliği ve dinin amacı nedir?

Din kavramı ve olgusunun tarihte çeşitli açılardan insanlar tarafından yapılmış sayısız tanımı vardır; fakat din kavramını en geniş kapsamıyla doğru biçimde tanımlayan hiç şüphesiz Allah‘tır. Allah, Kur‘an-ı Kerim‘de dini ikiye ayırarak tanımlıyor:

Birinci tanım, en güzel biçimde Kafirûn Suresi‘nde veriliyor: "...Sizin dininiz size, benim dinim bana." Burada Allah, ayetin muhatabı olduğu o günkü Mekke müşriklerinin ve kafirlerinin, putperestlik de dahil her türlü inanış ve tapınma biçimlerine din diyor. Burada, insanın fıtratından kaynaklanarak ortaya çıkan tarihi ve sosyal bir olgu oluşuyla dinin bir tanımı vardır.

İkinci tanım, bir çok ayet yanında şu ayetlerde verilmiştir: "Allah indinde din İslâm’dır." (Âl-i İmran, 19); "İslâm’dan başka bir din arzulayanın dini asla kabul edilmeyecektir..."(Âl-i İmran, 85)  ve  "... Size nimetimi tamamladım ve sizin için İslâm’ı din olarak önerdim..." (Maide, 3). Burada Allah, dini İslâm, İslâm’ı din olarak tanımlamakta ve belirlemektedir. O halde, bir Allah‘a göre din vardır: İlâhî din; gerçekliği olan din; İslâm; bir de insana göre din vardır: Tarihte sosyal bir olgu gibi yansıyan antropolojik din; bu herhangi bir dindir; putperestlik gibi bir kabile dini; özü itibariyle ilâhî olan fakat bozulmuş bir din.

Dinin, İslâm’ın amacının ne olduğunu ise, onun insana gönderilmiş olduğundan hareketle söyleyebiliriz. Beden ve ruh, duygu ve akıl, duygu ve vicdan, düşünce ve davranış gibi yapısal ve kabiliyetsel unsurlardan oluşan ademoğlunun, bütün bunlarda bir beşerî yönü ve bir insanî yönü vardır. İnsana beşerî yönü verilmiştir. İnsanî yönü ise oluşturulan, kazanılan yönüdür. Din, beşere insanî yönünü doğru, iyi ve güzel olarak oluşturması için vardır. Batılı haktan, şerri hayırdan, çirkini güzelden ayırt edebilmesine rehberlik ederek, hakkı hayırla, hak ve hayrı güzellikle birleştirmesini sağlamak için vardır.

İslâm, başta temeli iman ve ibadet esasları olmak üzere bir bütün olarak, dünya hayatına bir bakış açısı getirmeyi, dünya hayatını insana anlamlı kılmayı; bu anlamla da ahiret hayatını anlamlandırmayı insana öğretir. Dolayısıyla özünde, Allah’ı birlemeyi, O‘nun varlığını tanıtmayı; bununla insana dünyaya bakmasını öğretir. Dinin esas amacı budur.

- İslâm dini, dünyaya nasıl bakıyor, ahirete nasıl bakıyor? Dini olan ile dini olmayan ayırımına gidiyor mu? Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

- İslâm, dünyaya her şeyden önce Allah’ın eseri olarak bakmayı öğretiyor. Evren ve dünya, onlardan olan her varlık, Kur’an’da olan her söz gibi ayet olarak nitelendiriliyor. İşte İslâm, insana önce bunu öğretmek istiyor. Ancak bu dünya kitabının insan tarafından doğru okunup, doğru anlaşılması söz konusudur. İnsanın dünyevî hayatına göre, ahiretteki hayatı şekilleneceğine göre, insan ahiretten çok aslında dünyayı düşünmesi ve İslâm’a göre anlama ve anlamlandırması gerekir. İşte bu açıdan, İslâm hem din, hem dünyadır. Din ve dünya İslâm olarak aynı şeydir.

Mülk Sûresi 2. ayette Allah; "O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır..." buyuruyor. Demek ki, dünya bir imtihan yeridir. Kendi başına ele aldığımız zaman ahiret için bir vasıtadır. Nihai olarak ahiret, “Din Günü” (Yevmiddin) olduğuna göre dünya bu dine gidişin yolu, vasıtasıdır. Dünya ahiretin tarlasıdır. Dünya bu bakımdan ahiret için, din günü için anlamlı. Kur’an-ı Kerim’de, Peygamber’in sünnetinde din hakkında söylenen şeyleri dikkate aldığımız zaman ve yaşadığımız zaman bu böyledir. Çünkü ahiretin göstergeleri, prensipleri, o hayatın işaretleri zaten bu dünyada var. Ama ahiret hayatı geçici olmadığı için dünyanın ahiretten ayrılan yönü, dünyanın geçici olması, ahireti kazanmak için vasıta olmasıdır.

Esas dünyevileşme, dünyanın ne için var olduğunu, gerçek mahiyetinin ne olduğunu kavrayamamadır. Çünkü dünyanın kaybedilmesi ahiretin de kaybedilmesi sonucunu meydana getiriyor. Dinî dünyevî diye bir ayrıma gidildiğinde iki yönde de bir aşırılık söz konusu olduğundan ya dünyadan yüz çevirme veya dünyaya tapma, ahireti terk etme durumu ortaya çıkar. İşte dünyevileşme, sekülerizm denilen şey de budur. İslâm dininde bu yoktur.

Dünyevileşme, "orta yol" olarak da belirtilen İslâm’dan, onun temel öğretilerinden az-çok sapmalardır. Müslüman, inandığı gibi yaşamaya çalışmayıp, yaşadığı gibi inanmaya devam ederse dünyevileşme süreci başlamış demektir. Bu süreç aşırı uçlara kadar giderse dünyevileşme inkar olur ki, tam dünyevileşme de budur.

- Dünyevileşmeyi kaçınılmaz olarak gören ve modernleşme ile birlikte dinin, toplumsal hayattan ve bireysel bilinçten tecrit edileceğini söyleyen sosyolojinin öngörüsü ne derece doğrudur?

- Bana göre, hiçbir doğruluğu yoktur. Maalesef, son iki yüzyıldır Batı‘da ortaya çıkan sosyoloji, tarih ve psikoloji öğretilerinin çoğu ve baskın anlayışları, insanı ve eşyayı merkeze alan ve tek ölçü kabul eden eşya merkezli bir dünya oluşturdu. Eşyanın insana hükmettiği bir dünya. Pozitivizmden Darvinizme, Freudçu psikanalizmden tarihselciliğe bu akımlar sonucu insanın ve toplumun tanımını üstlendiler. Maalesef, dini de tanımlamayı amaç edindiler. Burada din, ya beşerî bir illizyon, ya da beşerin bir eseridir.

Batı’yı eksen aldığımızda belki de dünyevileşme böyle bir anlam ifade eder. Diğer taraftan Kur’an’ın ilk nüzul edildiği döneme baktığımız zaman Araplarda da bu var. Aslında dinsiz olarak dünyanın anlamı budur. Eşyaya nasıl bakıyorsanız, eşyayı öylece tüketirsiniz. Bunların hepsi dünyeviliğin temel parametreleri. Sosyolojinin tanımı da böyle. Sosyolojide olayların arka planını aramamak, olduğu gibi aktarmak vardır. Çağdaş bir sosyolog; ‘sosyoloji aslında ateizmin ilmihalidir. Yani ateizmin kitabıdır’, diye tarif eder. Olduğu gibi aktarmak, tecrübe edip olduğu gibi değerlendirmek, tecrübe olunca da teorik metafizik arka planı görmemek sosyolojinin yöntemidir. Tabi bütün bunlar bir araya geldiği zaman tecrübe, tecrübeden sonra bir kazancın elde edilişi, menfaatlerin çoğalması vs. insanların kiliseye olan tepkileri insanları böyle bir şeye doğru yönlendirmiş. İnsanlar Allah‘ın fikri ve tenzili dininden kurtulmaya, egemenliğinden,  kurtularak özgürleşmek dedikleri zaman, bu sefer dünyanın egemenliği, eşyanın egemenliği altına giriyorlar. Bu da Kur’an ve dinin kabul etmediği dünyevileşmedir.

- Batı dünyası ilerlemeyi dünyevileşerek mi veyahut da dünyevileşmeyi dengeli bir şekilde gerçekleştirerek mi sağladı?

- Bazıları Batı‘nın bilimde ve teknolojide bu seviyeye gelmelerinin sebepleri olarak dünyevileşmeyi gösteriyorlar; fakat bence bu görüş hem doğru hem de yanlıştır. Doğruluğu, Rönesans ve Reform hareketleriyle birlikte, Batı’da eğitim ve öğretim yavaş yavaş kilisenin tekelinden çıkmaya başlamasıyla açıklanabilir. Hıristiyanlığa göre bu, bir dünyevileşme sayılabilir. Yanlışlığı, daha başından beri Hıristiyanların veya kilisenin söz konusu dini, bize göre zaten yanlış bir biçimde tefsir etmelerinden kaynaklanıyor. Bu anlamda batılılar, aslında yanlıştan belki de doğruya dönmüşlerdir denebilir. Ama bu görüşün asıl yanlışlığı, meseleyi sırf dinden uzaklaşmalarıyla açıklanmasıdır. Aslında Batı‘nın bugünkü seviyeye ulaşmaları, İslâm‘ın öngördüğü bilim ve düşüncenin anlam ve mahiyetinin önemini kavramak ve bu doğrultuda bilimsel ve düşüncevi faaliyetleri gerçek anlamıyla müessese haline, devlet ya da hükümet siyaseti haline getirmeye borçlular.

- Sayın hocam, geri kalmışlığın, İslâm dini ile bir ilgisi var mı? İslâm dini ile bir ilgisi yoksa, İslâm dünyasının geri kalmışlığının sebepleri nedir?

- Bence bunun arkasında başka nedenler var. Bu da, bir zihniyet bozulmasıdır veya benlik bozulmasıdır. İslâm dünyasında bu zihniyet bozulması bir anda oluşmuş bir şey değil, zamanla oluşmuş bir şeydir. Batı’nın Orta Çağ dediği devirlerde, bugün de herkesin kabul ettiği gibi, İslâm medeniyeti ve dünyası altın çağını yaşıyordu. İslâm terakkiye mani olsaydı o zaman da olurdu. Fakat o devrin Müslüman bilginleri, hem İslâm hem dünya açısından ilerlemenin ne olduğunu iyi hesap edebildikleri için buna uygun bir zihniyet yapısı ve çalışmayla medeniyet tarihinde çok önemli bir sayfa açmışlardır. Bugün bizim sorgulamamız gereken şey, dinimiz değil, zihniyetimizdir. Şimdi öyle bir zihniyet yapısına sahibiz ki, ne dinimizin ruhunu ve akliliğini kavrayabiliyoruz ne de dünyayı kavrayabiliyoruz.

İslâm dünyasının geriliğinin daha başka sebepleri olmakla birlikte esas sebebi, ilim kavramı etrafındaki yanlışlardır. Eskiden İslâm dünyasında üç gözden bahsedilirdi: Duygu gözü, akıl gözü ve kalb gözü. İlim denen şey bu üç gözün birlikte açıklığıyla tanımlanırdı ve kesin doğruluğu kanıtlanana ilim denirdi. Şimdi sorun, bunlardan biri veya ikisi açık olsa bile, öbürü kapalıdır. Bunun için de zan, malumat ve rey ilminin önüne geçmiştir. Geri kalmışlığımızın sebeplerini özellikle burada aramamız gerekmektedir.

Dünyayı kavrayamazsan dini de kavrayamazsın. Bu çelişkili gibi görülebilir ama, iç içe olan şeydir. Dünyayı kavramak demek Kur’an’ı iyi kavramak demektir. Kur’an’ı iyi kavramak demek dünyayı iyi kavramak demektir. Mesela: Rahman suresinde 19-20. ayette, "İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar." buyurulur. Bu ayet benzer şekilde Furkan suresi 53. ayette de geçer. Şimdi eski tefsirlere bakalım der ki: İman ile küfür birbirine karışmaz. Acaba Kur’an-ı Kerim, sadece iman ile küfrün karışmadığını mı söylüyor? Burada acaba bir doğa olayına işaret yok mu? Denizden bahsediyor, sudan bahsediyor, neden hep bunu metafizik yorumluyoruz? Kaptan Kusto deniz çalışmalarında bunları keşfedince dünya hayret etti ve Kur’an-ı Kerim’de de anlamını biz daha iyi anlamıyor muyuz şimdi? Başka bir ayette "Biz demiri gökten indirdik" geçiyor. Bugün demirin oluşumunu bilmeden bu ayetin ne demek istediğini anlayamayız. Dünya ile ilgili bilgilerimiz artıkça Kur’an-ı Kerim’i anlamamız daha da derinleşecektir. İşte bu anlamda din-dünya ayrımı yok, yaklaşım biçimi böyle olmalıdır. Kur’an-ı Kerim‘in manevî bir kitap olduğu doğru, ama aynı zamanda dünya kitabıdır. Seni doğaya yöneltiyor, incele diyor, düşün diyor, salim akıl ile, şartlanmamış akıl ile düşünmeyi öğütlüyor.

Bu zihin var ama, bir zaman sonra İslâm dünyasında eğitime, bilime hakim olamamış, bilim adamlarına tefsirci olsun, matematikçi olsun hakim olamamış. İşte burada belirli bir zaman sonra zihniyet kırılması başlıyor. Bununda tabi siyasî, psikolojik nedenleri var. İslâm dünyası büyüdüğü zaman ilk üç yüzyılda benzetecek olur isek, bugünün Amerikası gibi her zenginlik, her türlü güç, kültürel zenginlik, maddî zenginlik hepsi onun elinde. Bir doygunluk hali yaşıyor. Birtakım zihinler atıl duruma geliyor. Bu sefer yenileşmeyi ve geleneği sürdürememe başlıyor. İslâm dünyasında mesela tefsire bakıyoruz o sınırlı kalan zihniyet 12. yüzyıldan 13. yüzyıldan sonra ağır basınca din ilimlerine ilişkin gelenek sürdürülüyor. Biri haşiye yazıyor, şerh yazıyor, öteki telhis yazıyor. Bir fıkıh kitabının on tane farklı kimseler tarafından, farklı devirlerden yorumu var. Yani o fıkıh geleneği canlı yaşıyor, ben buna karşı değilim. Ama keşke bu şerhcilik, haşiyecilik, telhiscilik diğer doğa bilimleri diyebileceğimiz, fen bilimleri diyebileceğimiz eserler üzerinde de yapılsaydı da gelenek öldürülmeseydi. Bugün Biruni’nin matematik kitabının herhangi bir şerhi yok, hiçbir açıklaması yok. Veya İbn’ül Heysem‘in Kitabu’l Menazir’i bugünkü modern optiğin temelidir. Batılılar bunu Latince‘ye tercüme etmiş hatta sahte isimle kendi eserleri gibi sunmuşlardır. Burada demek istediğim bu gelenek bizde ölüyor. Dünyayı anlama ilimlerini biz belirli bir süre sonra öldürmüşüz.

- Dinin, hayatımızdan uzaklaştırılmasının dünyevileşmeye götürdüğünü, bunun için akl-ı selim ile dine dönmek, Kur’an’dan uzak kalmamak, dini iyi ve doğru anlamak gerektiğini söylediniz. İlave etmek istediğiniz başka bir şey veya bir mesajınız var mı?

- En iyi mesaj, "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak", bu hadis-i şerif bence, en güzel sözdür, mesajdır. Din adına dünyayı unutmamak lazım, dünya adına dini unutmamak lazımdır. Aslında, dinimizin aklın doğruluğu, dünyada olup bitenlerin akliliği ve doğruluğu iyi kavrandığı zaman bu tür sorular anlamsız olur. Bu tür soruların arka planında, dünyada olup biten her şey doğru, iyi ve faydalıymış gibi varsayımların var olduğunu zannediyorum. Fakat herkesin bildiği gibi aslı böyle değildir. İslâm’ın öğretileri bize göre aklen ve ilmen doğrudur. Modern dünyada olan doğru ve faydalı şeylerle İslâm’ın ortaya koyduğu doğruların çatışması söz konusu değildir ve olamaz. Yeter ki biz, hem dini hem dünyayı birlikte doğru bir şekilde anlayabilelim. Dinin, yani İslâm’ın kendisi insana ve dolayısıyla dünyaya ait ilâhî bir öğretidir. İnsanların yanlışlarını din ile onaylayıp, onaylatamayız. Hatalar, yanlışlar insana aittir. Din yani İslâm, bunları düzeltmek için vardır; yoksa Müslümanların dünyevileşme yanlışlıklarıyla düzeltilmek için var değildir. Aksi olsaydı, dinin var oluşunun anlamı olmazdı.

Dinin dünyayla ters düşmesi düşünülemez; ancak yanlış veya eksik din anlayışıyla, yine aynı şekilde yanlış bilim, tarih, toplum yani kısaca dünya anlayışlarıyla din-dünya tersliği, zıtlığı ortaya çıkarılmaktadır. Bu ayrımı yapmamak lazımdır. Geri kalmışlığımızın sebebi olarak dinin hiç ilgisi yoktur. Mazereti dinde aramamak lazımdır. Dinin ontolojik varlığı yani insandaki fıtratın varlığı veya tekvini din, tenzili din, yani İslâm ile bütünleştirilebildiğinde zaten bizi sürekli ilerlemeye, yeniliğe, doğru koşmaya yöneltecektir. Hadiste de deniliyor ki: "İki günü aynı olan zarardadır." Her gün çalışmak ve her gün yeni bir mesafe kat etmek; işte bunu yakalamak lazım. Din anlayışının bu olması lazım.  Dünya aşağı olan bir varlıktır. Ulvî olan, müteal olan değildir. Dünya sadece bir araçtır. Dönüş O’nadır.

- Sayın hocam, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ediyorum.

- Ben teşekkür ederim.

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !